Victor Hugo

Asırların Efsanesi: Bu Kitap Şu Tecellîd ...

Rüya gördüm, çağların duvarı uzuyorduÖnümde. Granitle etten bir yığındı bu.Bağrına uğultusu sinmişti milyonlarınEndişeden kaskatı kesilen o duvarın.Loş oyuklarda vahşi gözler parıldıyordu,Yığınlar, kabartmalar, nakışlar oynuyordu,Zaman zaman önümde açılıyordu duvar.Yeşimden somakiden ve altından saraylar:Uluların, bahtiyarların otağ kurduğu,Cihangirlerin kandan, buhur’dan kudurduğuİnler görünüyordu, Seher yeliyle nasılÜrperirse bir ağaç, o duvar da muttasılÖyle ürperiyordu. Alınlarında burçlar,Alınlarında altın başaklardan sorguçlar,Muammanın üstüne bağdaş kuran birer sırGibi çöreklenmişti sur’a binlerce asır..Sanki temel taşları canlıydı da, bu mahşerGöğe yükseliyordu… Sanki binlerce askerGecelerin fethine çıkan koca bir orduBirden taş kesilmiş de orada uyuyorduKayan bulutlar gibi dalgalanıyordu sur,O hem canlı bir yığın hem bir hisardı. ÇamurKanıyor, toz gözyaşı döküyordu. MermerinElinde bazen kral âsası, bazen keskinBir kılıç pırıl pırıl yanıyordu. DuvardanTaş değil de kelleydi sanki her yuvarlanan..İnsanlığı önüne katan o meçhul rüzgâr,Şekilden şekile giren Âdem, dalgalar kadarOynak Havva, vahdette sonsuzlaşan insanlık,Ecelin eğirdiği esrarengiz karanlıkyumak: alınyazısı, çırpınıyordu orda..Bazen şimşek duvarı aydınlatıyordu da,Yüz milyonlarca çehre pırıldıyordu birden.Bizim hep dediğimiz o hiçlikti beliren:Tanrılar, tâcidarlar, kanun, şeref ve zafer,Çağların ırmağında akıp giden nesiller,Ufukları kuşatan karanlık bir silsileMisali, gözlerimin önünde binbir çile,Binbir acı, cehalet, açlık ve hurafeler,İlim, tarih… uzayıp gidiyordu.Bu mahşer,Çöken bir kâinatın enkazıyla yoğrulanBu duvar karanlıkta gittikçe daha yaman,Gittikçe daha yalçın, daha sarp, daha mağmumYükseliyordu. Ama nerede? Bilmiyorum.

Ne adetleri saran muamma, ne göklerinSis perdeleri insanoğlunun sâkin, derin,İnatçı bakışına set çekebilir.. DeminKaypak, karışık görünen; şekillerinSinesinde dalgalar gibi yuvarlandığı,Gözlerimin heyulâ, serap, duman sandığıO duvara dikkatle bakıyorum… BulanıkGöz bebeklerim berraklaştıkça, o karanlıkTecelli yavaş yavaş sisten sıyrılıyordu

Girdaplardan göklere yükselen mahşerdi bu!Her hücresinde bir dev vardı. Uğursuz asır,Nankör asır, pis asır… Gerçeği kuşatan sır,Bulut ve dünya: şimdi tarih ardına kadarAçmıştı kapısını… Bu rüyada uluslarZaman merdivenine yaslanmışlardı set set…Hayalden sütunlara dayanmıştı her mabed…Bir yanda kahramanlar, bir yanda peygamberlerVe Membre’ye gaipler âleminden haberlerFısıldayan Dodon, Teb, Raphidim, kutsalkaya,Arz-ı mevud, Musa’nın kolları semâyaKaldıran Harun’la Hur, cenkler ve Tih sahrasıAmos’un kasırgasıyla çalkalanan arabası;Sonra bütün o yarı haydut yarı hükümdarMasal kahramanları, melekler, nim-ilâhlarAdları kâh sevgiyle, kâh kinle bayraklaşan,Efsanelerin gümrah ışığıyla kaynaşanİnsan avcıları: Hint, İskandinav elleriİspanya ve destanlar: hem de en güzelleriİradeleri çelik mızraklar gibi yalçınYiğitler, hatırası karanlık asırlarınSessizliği içinde eriyen kafileler..Talut, Davut, Delf şehri, Endor mağarası, herAkşam altın makasla kesilen mukaddes mum…Ölülerin arasında Nemrut’u görüyorum.Başaklara yan gelmiş Boaz. İşte TiberlerTanrısal ve muhteşem başlarında efserler,Tasit’in kaleminde lâleleşen o parlakGerdanlıkları dört bir yana ışık saçarakCapree, Forum, Ordugâh dolaşıyorlar. TahtınKaranlık zindanlara kadar uzanan altınZinciri… Dağlar kadar yalçındı bu garip sur.Bu tecelli her şeyi kucaklıyordu: çamur,Işık, madde, ruh bütün şehirler: Teb, Atina,Tir’in ve Kartaca’nın heybetli enkazınaDayanıp da yükselen Roma… Bütün nehirler,Sezarlığa özenen her zıpçıktıya: Yeter!Yeter! Vatandaş kalmak istiyorsan, dur artık!Diyen Rubikon, Esko, Ren, Nil ve Ar. KaranlıkBir iskelet misali göğe set çeken dağınZirveleri sislerle örtülüydü. O kalın,O hayalet bulutlar Ay’ı aralarınaAlmış sürüklüyordu. Ve meçhul bir fırtınaHisarı zaman zaman ürpertiyordu. IşıkSisle kucaklaşıyor, esrarlı bir aydınlık,Çağdan çağa, taçlardan kalkanlara aksedenGölgelerle oynuyor, kaynaşıyordu. DerkenAlmanya oluyordu birdenbire Hindistan,Süleyman’ın nurundan bir parıltıydı Şarlman;Beşerin muzlim, garip, sonsuz mucizeleri;Hürriyetin maddeyi canlandıran zaferi…Zümrüt yamaçlı Pindus; yanık yamaçlı SînaUzaklardan, Newton’u müjdeleyen Hiseta…Keşifler: Ummanları aydınlatan meşale!Fulton vapura binmiş Jason yelkenlisiyle.Hem Marseyyez, hem Eşil… Tayf da orda melek de..Elektr’in kapısında Capanee beklemekte,Ve Lodi köprüsünde Bonapart ayaktadır;Neron alkışlanmakta, Mesih kıvranmaktadır.İşte tahtın uğursuz, korkunç kasvetli yoluTerle, çamurla, kanla, gözyaşıyla yoğrulu..Sonra muzlim bir tepe ve gölgeler: uluyan,Homurdanan, küfreden, tepinen, cana kıyanŞuursuz yığın.. Heyhat! Bu ne derin uçurum!Boğuk sesler ve canhıraş çığlıklar duyuyorum:Sefalet hıçkırıyor, o şifasız hançereDurmadan, dinlenmeden sızlanıyor, boş yere:Zaman zaman buğulu bir aynaya benziyenBu garip, bu esrarlı manzaraya aksedenHem benim varlığımdı, hem bütün bir kâinat.Dal dal ve yaprak yaprak fışkırıyordu hayat.Şehvet de oradaydı, ölüm de, felaket de,Ten değiştiren ruh da, ruh değiştiren et de:İnsanlaşan tanrılar, tanrılaşan insanlarGeçiyordu önümden dalgalandıkça duvar.Ve sonra varlıkların karanlık mahşerindeGözleri alev alev, dudakları hande,Muzlim, mağrur, müstehzi biri dolaşıyordu.Biraz dikkat edince tanıdım: Şeytandı bu.Tanrının ormanında kurnaz kaçakçı şeytan.

Sonsuz karanlıkların bağrına hangi TitanÇizmişti bu tabloyu? Bu kâbuslu rüyayıHangi heykeltıraştı işleyen? Bu binayıKuran kimdi? Hangi el sefaleti, dehşeti,Mâtemi gözyaşını ve binbir cinayetiKanla, çamurla, sisle, ışıkla yoğurmuştu,Hangi el bu acaip silsileyi kurmuştu?Titriyordum. Bu rüya insanlıkla hilkatınMuzlim kaynaşmasıydı. Sütunlarından enînFışkırıyordu. Surdan göğe yükselen kollarYumruklaşmıştı hınçtan! Vücutlar bir canavar,Vücutlar Gomore’ydi. Ruhlar Sahyun kadar saf,Dünle bugün yan yana dizilmişlerdi saf saf:Orda hayvanla insan tek varlık gibiydiler,Burası cennet miydi, cehennemde miydiler,Bilmiyorum. Günahlar korkunç gölgeleriyleYerde sürünüyordu. Orda çirkinlik bileDevâsâ nakışların korkunç azametiyleHemâhenkti. Derinden süzdükçe bu duvarıApaçık görüyordum hayal olan çağları.Nasıl kenetlenmişse sırtımızda kemikler,Orda da öylesine kaynaşmıştı hayır, şer.Mezar karanlığından bir yığındı o duvar,Dumanlı bir sabaha doğru yükseliyordu.Gecelerin göğsünde rüyalaşan asırlarIşıltılı bir fecrin koynunda eriyordu.Yer yer ağarıyordu bağrında ufukların,Bulanık ve yıldızlı sislerle haleliydiGünün kasvetli nuru soluk bir ter gibiydiAlnında o duvarın.

İçin için ürperen, dalgalanan, kaynaşanBu tayflar dünyasını seyrederken, fezadanBir uğultu boşandı, ezeli sessizliğinBağrından kopup gelen iki korkunç ve derinÇığlık duydum. Gök kubbe sanki aralanmıştıİlk sayha tan yerinden kopup kanatlanmıştı,Oresti’nin ruhuydu sisleri delip geçen.Aynı ânda gecenin karanlık sinesindenApokalips uçtu. Bir küsuftan fırlayanKara bir ifrit gibi korkunçtu, tehditkârdı.Yaklaşan o iki ruh gölgeden iki şar’dıBir gelişleri vardı sisleri yırta yırta,Çok geçmeden ezilip gidecektim mutlaka.Titriyordum.

… Geçtiler … Bir sarsıntıdır koptu;Kader! diye haykırdı birinci ruh. UğultuCevap verdi ikinci ruhun ağzından: Tanrı!Bu iki vâveylâyı dehşetle tekrarlardı,Meş’um yankılarında karanlık ebediyet.Ürperdi, çalkalandı ve dalgalandı zulmet,Bu korkunç naralarla titredi sur.. HükümdarMiğferine el attı, put tacına.. Ve duvarBir cam gibi sarsıldı, kırıldı, parçalandı,Karanlığa karıştı. O ne korkunç bir ândı!İki ruh kaybolunca hayalin sislerinde,İki büyük kuş gibi.. Karanlık perde perdeAralandı ve duvar ayan oldu. BölmelerÇatlamış, parçalanmış, zedelenmişti yer yerSütunları muhteşem, cidarları perişanYıkık mabet gibi ulu yamaçlarındanGirdap görünüyordu.

Ruhlar geçtikten sonraBir hayli değişmişti önümdeki manzara…Sur’u parçalamıştı iki kanat darbesi,Varlığı kucaklayan o hayal mucizesiO dört başı mamur sur, sinesinde kaderinSonsuzla kaynaştığı; en eski devirlerinÇağımızla yan yana otağ kurdu bu duvar,Bağrında asırların, teftiş gören ordularGibi hep bir ağızdan: “buradayız” dedikleriTekmil mevcutlarıyla nöbet bekledikleriO hisar yoktur artık ortada. O kıtanınYerinde adacıklar belirmiş, o cihanınSinesinde mezarlar yükselmişti: sütunlarHâlâ heybetliydiler, hâlâ ayaktaydılar,Ama üstleri boştu.. Asırlar darmadağınık,Asırlar parça parça uzanıyordu artık.Hepsi de yaralıydı, sakattı, perişandı..Gölgeler bir bataklık gölgeler bir ummandı,Yıkılan asırları kucaklamıştı geceSislerle sarmaş dolaş, bulutlarla iç içe,Bir rüyanın perişan enkazıydı bu mahşer,Viran, uçsuz bucaksız bir köprüydü… KemerlerBirer birer çökmüştü. Neredeyse uçurumaKarışacaktı.. Yahut muazzam bir donanmaBozguna uğramış da batıyordu.. Fırtına,Zirveleri dolaşan o kekeme boyunaAynı söze başlar da bitiremez, bocalar;O kesik, o karanlık, o garip cümle kadarMüphemdi, perişandı, bir acaipti bu sur.Yalnız gelecek günler, soluk bir fecrin mahmurPırıltısı içinde dal dal ve çiçek çiçekAçılıyor, bulutlar arasından geçerekBir yıldız gibi mağrur yükseliyordu, insanYıldırım görmüyordu ama, o ihtişamdanTanrının varlığını seziyordu.

O kaypak,O loş pırıltıları yer yer ve yaprak yaprakAksettiren; âtiyi, mâziyle aydınlatanBu kitap o esrarlı, o karanlık rüyadan,O canlı heyûlâdan doğdu.Fevzâ, kafamda mısra mısra billurlaşırken,Doğum sancılarıyla kıvranırken şuurumBaşucumda bir hayal belirdi: vakur, mağmum,Tarihin hemşiresi efsaneydi bu… SonraO gitti tarih geldi… İkisi de sıraylaBir şeyler karaladı, önümdeki deftere…Mâziden, uçurumdan, karanlıktan bir esereİntikal eden nedir? Soluk bir takım izler…Hak’ın iradesiyle fırtınalı denizlerGibi coşkun kabaran devrimlerin yankısı,Zelzeleden sonraki o enkaz yığıntısı,İstikbalin bulanık fecriyle parıldayanMolozlar… İnsanların kırık dökük, perişanYapıları.. Bağrında karanlıklar barınanÇağların harabesi.. Ve gökte zaman zamanYıldızlaşan bir fikir.. Korkunç bir salhane bu,Ölümün barındığı uğursuz kâşane bu.Duvarlarını kader örmüş bu viranenin,Ama saçaklarında bazen şuh bir güvercin,Bazen de bir ışık var.. o kuşun adı: ÜmitO yıldızın: HÜRRİYET… Ve sonra vakit vakitİğrenç taş yığınları arasında sürünenİfritler, ejderhalar ve sislere bürünenHudutsuz, hâilevî bir enkaz silsilesi.Kadim Babil’in tüyler ürperten bakiyyesi…Perişan kulesidir bu kitap varlıkların,Hayrın, şerrin, mâtemin ve fedakarlıklarınHâzin abidesidir.. Ufuklara hükmedenO yalçın, o serâzat, o mağrur silsiledenBugün ne kaldı? Dağınık, kırık dökük, derbeder,Karanlık vadilerde seraplaşan şekiller,Çirkin yığınlar, garip bir harabe azmanı;Beşerin yavuz, sonsuz, perişan dâsitânı.

Guernasay, Nisan 1857

Çeviri: Cemil Meriç

Şiirde geçen sözlük kelimeleri